27 Haziran 2006

bodrum..

türkiye cumhuriyeti'nin en absürd, en yozlaşmış, en kötü mimarisine sahip, ve tabi ki en kalabalık, en kozmopolit, en sarhoş, en junk tatil kasabası.. yaz aylarında milyonlarla ifade edilen nüfusun yediği, içtiği, afedersiniz sıçtığı ile afrika geçinir, üste de para kalır, hastalıklarla mücadele edilir, yeni ilaçlar keşfedilir falan..
amma, gönül ferman dinlemez.. aldatan sevgilisinden vazgeçemeyen kavvat misali, tatil deyince aklımıza otomatik olarak bodrum gelir.. nasıl bir işlemişse içimize, insan gibi bir tatil köyüne ya da sakin bir sahil kasabasına, daha da iyisi dağa bayıra çıkıp mangalı yelleyip gece battaniye ile yatmak varken, para / zaman ikilisi her optimum olduğunda soluğun alındığı yerdir burası..
kendisiyle ilk tanışıklığımız 1981 yılının yazına rastlar, ki o tarihte müdavimleri "bodrum bitti abi yaaa" demeye başlamışlar idi, ve fakat hertürlü bitmişliği bizim için taze başlangıçtı, hala o günlerini yadederim o günlerden sağ kalan ve uzun süreler sağ kalmaları için dua ettiğim insanlarımla..
eskiler -varsa- bilir, hadigari'sine, veli bar'ına, halikarnas'ına rağmen bodrum o tarihlerde gene de dandik bir balıkçı / süngerci kasabasıdır.. öyle otel falan üç bilemedin beş tane, konaklama daha ziyade pansiyon ağırlıklıdır.. otelde odada bırak televizyonu klimayı buzdolabını, ne mutlu ki her gün değişen çarşaf ve havlu bulunmaktadır, bereket versin.. misal dallas vardır televizyonda, yerlisi turisti komple cumhuriyet caddesi sakinleri azmakbaşı'na akar, orada artık yerinde bir pastane olan çay bahçesinde çekirdek çitleyip siyah beyaz televizyondan ceyara saydırıp pemılaya iç geçirip bayan eliye üzülür..
yaşı daha genç olanlar zaten hepi topu beşi onu geçmeyen bar ve disko bozuntularında eğlenir, biraz daha maceracıları pancar motorlu kayıklarla servis çekilen bardakçı'daki ambiansa takılır.. tüm mekanların fiks ortamları, suyla ıslatılıp tutkalla kurutulmuş boyanmış masklar, cigara içen zenci abla ve bleklayt, bazılarında masraftan kaçılmamış disco ball falan, böyle antin kuntin dekorasyonlardır..
o tarihlerde pop müzik yunan adalarından bodrum'a, bodrum'dan istanbul'a ve geri kalanına yayılır idi.. o yüzdendir ki bodrum'da çalan parçalar daha önce hiç duyulmamış olurdu.. hiç unutmam, küçük ev adlı bir disko var idi, bir gece italyanca bir şarkı çalmaya başladı, herkes kendince figürlerle olaya katılmaya çalıştı; aylar sonra bunun al bano & romina power ikilisinin erbakanca mealiyle "gulu gulu dansı" olarak bilinen "ballo del qua qua" olduğu anlaşıldı..
yemek içmek deyince bodrum içinde bir kortan restaurant, bir sünger pizza -tee örekesinde-, bir de sebzeli döner akla gelirdi.. meydandaki lokantalar da vardı tabi, onlar fiks, ama böyle 24 saat açık işletmeler değildi, çünkü en kalabalık vaktinde dahi insanlar en geç dört dedi mi ya yatar uyur, ya da sahilde chillout takılırdı, kebapçıya çorbacıya ihtiyaç olmazdı.. dörde kadar dingildemiş bünyeyi anne / anane gibi büyükler rahat bırakmaz, erkenden kaldırıp tekne turuna götürürlerdi, "çocuuum biraz güneş görsün vücudun".. tabi bu tekne turları da şimdiki gibi saat birde başlayıp altıda dönmezlerdi.. sabah on dedi mi tekne çoktan tıka basa olmuş halde kalkar, akşam yediye zor dönerdi.. zaten öyle zibilyon tane tur teknesi yok idi, olana da müşteri fazla bile gelirdi, hey gidi.. şimdiki gibi çılgın müzik tesisatlarına da sahip değildi bu tekneler, bir ya da iki darbuka, bir mastika iki göbek havası, millet havasını bulurdu işte..
çarşısı hala aynı çarşı, ama birçok güzellik eksik, birsürü dingillik fazla an itibariyle, detaya girmeyeyim sinirleniyorum.. ama cami aynı cami, hem kale hem çarşı tarafında.. kale desen aynı kale, tabi ilk gördüğümüz haline oranla çok yeri restore oldu, ama sonuçta duvarlar bin senelik, her içeri girişte aynı hissiyat devam ediyor.. konser mekanı olarak kullanılması da iyi oldu, yaşıyor mekan, ne güzel..
ha, bir de şimdi herkes bilmez belki ama, tam göbeğinde bodrum devlet kütüphanesi vardır misal.. eskiden de her allahın günü tekne turuna gidilmez, bazen de içinde takılınırdı.. işte ozamanlar böyle gündüz mekanları hak götüre, ya otelin önünde denize gireceksin, ya sakin sakin kitabını okuyacaksın.. ama kitap kurdu isen ve yanında götürdüklerin de bittiyse yandın, çünkü öyle ahım şahım bir kitapçı da bulamazsın.. bu durumda imdada yetişen mekan hemen kalınan baraz otel'in karşısındaki kütüphane olurdu.. akla gelebilecek her türlü gazete, dergi arşivleri, tür tür roman, inceleme, anı, ne ararsan.. belki de hayatımda en çok gittiğim kütüphanedir bodrum devlet kütüphanesi.. eğer yaşıyorsa müdürüne selam olsun, yıllardır kapısını bile çalmışlığım yoktur, sırf eşeklikten..
şimdi dingildeme, takılma, çılgın atma mekanı olarak anılan göltürkbükü beldesi sadece türkbükü iken, bir koca gün sülale barbun / rakı / kavun / karpuz takılırken komple sahilde tek başıma -evet- denize girdiğim günleri bilirim, of ulan..
daha anlatılacak zibilyon tane eskiye dair özellik olsa da, yazı uzadıkça uzuyor, biraz serin geçelim..
bodrum da bizimle birlikte büyüdü, ben nasıl on yaşındaki freko değilsem ama gören illa tanırsa genel hatlardan, o tarihten beri bodrum'a gitmemiş bir insan evladı da kalesinden, değirmeninden, halikarnasından, limanından tanıyacaktır elbette.. hayatımın ilk çocukluk hariç her dönemine ilişkin nice anımın, izlerimin olduğu bu kasabayı ben öyle ya da böyle çok sevdim, birçok arkadaşım oldu, aşklarım oldu, kavgalarım oldu, o.n.s.lerim oldu -az lan, valla-, hayatımın önemli bir kısmı gayet kompakt sürelerde burada geçti.. son dört senedir adımımı atamadığım bu beldenin hayatıma getireceği yeni izleri biraz heyecan, biraz merak, ama çokça alışkanlıkla bekliyorum.. bekleyin beni körfez / adamik tayfası, az kaldı, bu sene muhakkak geliyorum!

4 yorum:

  1. kendisiyle ilk tanışıklığımız 1989 Bodrum Kalesi - Zülfü Livaneli konseri olmuştur. Ayrıca hayatında ilk defa konsere giden bu bünyede hala derin izleri mecvuttur. Sayesinde 1993-1996 yılları arasında Bodrumspor genç ve ümit basketbol takımının formasını terletmiş, şimdilerde bir nba gurusu olan Faruk Akagün'ün ilk öğrencilerinden olunmuştur. İyiki varsın Bodrum...

    YanıtlaSil
  2. lan bodrum carsi da bi pastane vardir allah muhafaza..
    superdir..

    YanıtlaSil
  3. Offff... Offf..! Bodrum Bodrum.. Herkesin Bodrum'u kendine bi başka oluyor..

    Yıl 1978. Daha o zaman bitti diyordu entellektüel kesim Bodrum için.. Ailece karar verilmiş gidilecek illa, görülecek ne menem bi yermiş.. Valizler tıkabasa doldurulup yola çıkıldı, hemde tur otobüsüyle.. Yaş burnun düşse yerden almama yaşı.. Üstelik de süs püs cabası.. Lüzumsuz bir tüketim telaşı var o yıllarda bu bedende.. Hele de tatile gidilecekse.. Gidilen yerin adının sıkça telaffuzu, oranın pek bi hoş hatta hafif şık olunması gereken bi tatil köyü havasında olduğu izlenimi yaratmakta o yaşın cahil beynine.. Ne gaflet.. Yolda can daralması, uyku, sıkıntı vs. eşliğiyle ve de onaltı saat yol alınması sonucu varıldı Bodrum'a.. O yıllarda bunca saat yol alınırdı varabilmek için.. Otelin önüne kadar girdi araçlar.. Yol toprak.. Daracık.. Otel hayal edildiği gibi değil.. Otel işte. Sabah mahmurluğuyla yerleşilen oda beğenilmemiş, toprak yola bozulunmuş, daha o saatte deli gibi yakan güneşe hiç bir anlam verilememiş inildi terasa ailece.. Surat yerlerde.

    Çaydı kahveydi derken zaman yeterince tüketilip bari buraya -ne lüzumu varsa- çalışmaya gelen arkadaşlar bulunmak üzere toprak yola bi cesaret çıktım.. Bu toprak yol şimdinin hamam taşı döşeli araç girmesi yasak olan ve hatta yazın insanların bile zor girdiği Cumhuriyet Caddesi.. Sokakta ilk adama Bigben'e nasıl giderim diye sorup "burası olupduru" cevabına dumur olarak otelin yanındaki bara girdim. Şaşkınlıkla arkadaşların orada sakiin sakiin don paça çıplak ayak prova yaptığını gördüm (burası şimdi midyeci arkadaşlar!). Nasıl iş ya bu oldum.. Onlarda bana şööle bi baktılar, topuklu yaz ayakkabılarıma özellikle.. Meğer o toprak yollarda onlarla yürünmüyomuş, öğrendik. Arkadaşlarıma dedimki ben dönerim yarın memlekete, Köy burası be.. Güldüler.. Bir tanesi gel dedi biraz dolaşalım. Yamula çarpıla yürümeye çalıştım olmadı. Çıkar dedi çocuk ayağındakileri.. Aa ne ayıp sokaklarda yalınayak.. Meğer ne güzel şeymiş yalınayak dolaşmak leş etmek ayakları..

    Girdik daracık sokaklara, gölgelere. Başım dönmeye başladı çiçek kokusundan. Begonviller evlerin damından mı sarkar yoksa aşağıdan yukarı mı dolanır uzar gider bir süre anlamadım. Bembeyaz boyalı minicik evlere ağzım açık bakakaldım.. Kediler niye bu kadar mutluydu anlamadım. İnsanlar ağızlarında düdük varmış gibi gelipduru yapıpduru gibi bir lisan konuşuyorlar, dillerinin müziğini anlamadım. Sonra anladım ki aşık olmuşum.. Kanıma girmiş bu daracık toprak yollar, beyaz evler, begonviller.. Gece aşkım daha da bir koyulaştı, kederlendi.. Buralardan gidilemezdi, gidilmemeliydi. Mandalina kokulu bahçeler, miskin kediler, denize vuran ay, insanların dinginliği terkedilemezdi. Topuklular terkedildi, şıklık neymiş, Bodrum işi bi pantol neyine yetmez insanın.. Sandalet ne de rahat bişiymiş, öğrenildi. Birdaha asla valiz hazırlanmadı, üç beş tişört, iki sandalet, bir şort tamamdır diyip çıkıldı yola.. Anladım ki Bodrum'a giren bir insan ilk iki saatte ya aşık olur ya nefret eder buradan. Ben aşık olmuştum. Aşkım oranın insanlarıyla, çevresiyle, lisanıyla tanışa tanışa perçinlendi. Şimdilerde o zamandan tanıdığım birçok dostumu rahmetle, kalanları da sevgiyle anıyorum.

    Orada o yıllarda herşey bambaşkaydı. İnsanlar birbirlerinin elini tutardı sevgiyle, şiirler okunur, sahilde gitarlar çalınırdı. Sahillerde plastik masa ve sandalyeler yoktu. Aşk sexle bağlantılı anılmaz çarçabuk tüketilmezdi. Herkes herkesi tanırdı.. Her akşamüstü uğradığınız bar, size taburenizi saklardı.. Kimseler oturmazdı. Herşey; insanlar, yollar, çiçekler, ilişkiler, çelişkiler, aşklar, kavgalar, sevinçler başkaydı. Sonraları Bodrum Bedroom olarak anılmaya, süratle ırzına geçilmeye başlandı. Yollar, evler, sahiller, insanlar değişti. Ay değişti, güneş deniz değişti. Aşk değişti.. Oranın kimyası değişti.. Kala kala biz dinazorlar kaldık üç beş kişi o zamandan değişmeyen. Bizde değiştik aslında, çoluk çocuğa karışıp, hayat gailesine yenilerek.. Dönmemek, oralarda kalmak, en ücra köye saklanmak varmış zamanında bilemedik. Bodrum'a yeniden gidebilmek için önce dönmek lazım memlekete diye bi yalana saklandık. Eski aşkımla şimdilerde buluştuğumda görmemezliğe geliyorum yeni caddeleri.. Yerlerdeki hamam taşlarını, yüzyıllık evlere takılan plastik pencere pervazlarını, camlardaki sahte çiçekleri, sahte insanları.. Bir sokaktan aniden çıkıverecekmiş de eski Hadigari'nin camiçine oturup rakı içecekmişiz gibi geliyor bazan Sulhi Bey'le. Giden diğer dostlar gibi. Yeniden camına yapışıp üçmetrekare dükkanının, burnumu çeke çeke, ağlaya zırlaya bir haftada bana sandalet yapmasının hayalini kuruyorum Ali Güven'in. Ali çok şükür hala var.. Ama ne o güzelim dükkan var içinde darağacı asılı duran ne de eski yağlı köseleler.. Herşeye rağmen insan görmek istemezse görmüyor gerçekten çirkin yüzünü aşkının.

    1978-2006.. Elbette birşeyler değişecek şu hayatta.. Keşke bu kadar hor kullanmasalardı seni Bodrumum aşkım.. Binlerce anı kafamın içinde dönüyor. Denizle mazot karışımı parfümü burnumda tütüyor sahillerin.. Gençler hayalleriyle yaşlılar anılarıyla yaşarmış.. Sende bende yaşlandık Bodrum.. Sulhi Bey mi? Merak edene anlatırım bigün..

    YanıtlaSil
  4. millet komment görsün be, yürü be bisus:)

    YanıtlaSil

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.