28 Haziran 2006

Seçme delilikler vol 4: Galewolf vs Tatil (Ace of Base,keten helva ve yaz aşklarına dair)

Tatil kelimesi her daim "sihrini" koruyacak bir kelime benim için. Gerek ailecek gidilenler olsun, gerek o menfur "gençlik kampı" denen ermişlerin kemikleri üzerine temellendirilip insanın içinde hali hazırda skindirik bir eğitim kurumunda yeterince sindirilmemiş son bireysellik kıvılcımlarının kötü yemekler, bütün gün çalan karma kasetler ve "lider" denen hödüklerin kombine çabasıyla yok edildiği mekanlar olsun gerekse "olm bu yıl kesin bir iki alman\rus düşürürüz" diye çıkılıp Alanya Selçuklu limanındaki surlarda elde çekirdek "aslında bizim kızlar daha güzel lan, bunların hepsi kalın" şeklinde söbermeye (söbermek nedir demeyin, az sabredin) kadar "geniş" skalada temalı tatillere çıktık çok şükür. Aşağıda bu tatillerden aklımda kalanların oldukça dağınık bir özetini bulabilirsiniz;


-Valide ve pederin çalıştığı devlet dairesinin kampları muhteşem olurdu. Sonuçta bir çocuk için dünya sihirli bir yerdir. Hele benim gibi bütün yıl boyunca okul-ev-nadiren şehir merkezi üçgeninde yaşadıysanız ve artık yol üzerindeki binalardan gideceğiniz yere ne kadar kaldığını hesaplayabilecek kadar sık seyahat ettiyseniz başka herhangi bir yer cidden hafızanıza cidden kazınır. Hayır şimdi "yaşadığım yer çok donuk, hatta mezbelelik denebilecek ayarda bir yerdi" temalı bir şeyler yazacağım "hiş lan genç kızlara acılarla dolu hayatım vardı mesajı çekme, yeşil ışığı yakma" diye saldırıcaklar sinsi gibi, ama neyse sonuçta şu anda burun kıvıracağım dandik bir sayfiye yeri o zamanlar gözümde muhteşem bir yer olarak gözükürdü.


Hatırlamaya çalıştıkça bulanıklaşsa da: Akşam sekizde yenen akşam yemekleri ve fırında makarna, öğlen 1 civarı başlayan G.I. Joe için sitenin yemekhanesindeki okey salonunda toplanıp çalışan amcaya "amca ciayco başlicak açarmısın" diye yalvarmak, ayaklarımızın yere değmediği kocaman "adam" sandalyelerinde elimizde camdan burgulu pepsi şişesi ile oturup izlemek, hasır tavanlı ve dökme beton zeminli "diskoda" Wind of Change dinlemek (bu diskoyu geçmişin karanlıklarından çıkarıp bana hatırlatan Depeyi kişisine de sevgiler.), suntaya sarılı misina ile sabahın yedisinde paslı demir iskeleden balık tutmaya kasmak, sahilde oturup yunan adalarına bakıp "olm istesek bir günde atinadayız lan" şeklinde başlayıp "benim bir arkadaşımın bilmemnesini cin çarpmış" diye devam eden sonsuz geyiklere girip sonra gece ilerledikçe "lan cin çarpmaz dimi" diye tribe girmek, sahilde otururken büyüklerin eğlendiği "gazinodan" gelen hayal meyal fasıl sesleri, normalde saat 9 10 dedi mi yatmak yerine "site içi" olduğu sürece dilediğince zibidilik yapabilmek, zakkum ağaçlarıyla dolu devlet dairesi tarzı "labirentler", genelde tatilin ortasında çıkılan kötü yemekli, aslında sıkıcı olan ama sorgulamayacak kadar "bebiş" olduğunuz yat gezileri, aoç dondurması, sabahları çok sıcak olduğunda oynanan ipucu ve gizli hedef, yosunlu denize, taşlı kumsala ve aşırı sıcağa rağmen yine de eğlenebilmek, sitenin dışındaki gazeteciye giderken yoldaki bahçelerde cırcır böcekleri eşliğinde elma yemek, gazeteciden "katla yapıştır" türü aparatları alıp sessiz bir köşede onları yapmak sonra denize atmak\yakmak, salıncaklar...

-Bana aşk nedir diye soracak olursanız cevabı "Çavuşoğlundaki Fransız kızdır" olacaktır. Şimdi "yuh artık" dediğinizi duyar gibiyim, anlatmaya çalışayım. Çavuşoğlu bizim kaldığımız üç kuruşluk mezbeleliğin hemen yanındaki 5 yıldızlı otelin adıydı efendim. Sürekli ışıkları yanan, kocaman bir havuzu ve sahilinde kafanız büyüklüğünde kayalar değil de ince, altın rengi kum olan bir "cennet bahçesiydi" diyebilirim. İnsanların elinde bizimki gibi cam pepsi şişeleri değil böyle ortası ince ucu ve dibi kalın kokteyly şişeleri vardı. Otelin yatı bizimkinin yanında Queen Mary gibiydi. Dubaları bile daha iyiydi be! Resmen Sezercik gibi elimde pembe renkli helvam bu "sefahat" alemini izler yalanırdım kendi kendime.


İşte o dönem işler biraz daha farklıydı, artık kızları "fark ettiğim" dönemlerdeydim ve lanet olsun artık kızların saçını çekmekten başka şeyler de yapmak istiyordum ama neyi nasıl yapacağım, nerden başlayacağım konusunda ne ufak bir fikrim bile yoktu(şu anda var olduğunu iddia etmiyorum, karışıklık olmasın). Siteye ilk geldiğimiz günden itibaren lojman kankalarım Mıstık, Emre ve Kağan ile şirketi kurmuştuk (Yasin ve İlker'in ailelerine o yıl Yalova ve Akçay yazlıkları çıkmıştı). Emre bizden iki gün önce gelmişti ve barda çalışacaktı, hemen patlattı bombayı "olm çavuşoğlunda fransız bir kız var, görsen inanılmaz". Fransız kız ne ola ki diye düşünmekteyim ben bu arada, evet Bodruma arada sırada indiğimizde bir sürü "kadın" görmüşüz ama bu kızı maşallah sadece biz değil yandaki Köy İşleri yazlık kampındaki elemanlar da konuşuyor. Ama nasıl bir gizem ağı örtüyor kızı belli değil. Kimisi diyor ki "şu sarışın olan mı" yok değil, esmermiş, beriki diyor ki "ben gördüm kocaman göğüsleri vardı" yok öyle de değil diğeri "yok lan göğüsleri küçüktü" diyor. Allahım nedir bu kız neye benziyor, aklımı yitirmek üzereyim. Otele giremiyoruz elbette, her daim biz "halk" bebelerini uzak tutmak için çam yarmaları devriyede. "Siteden giriş yok" diyorlar.

Ama durdurulamaz akbaba sürüsü gibiyiz, sahilden deniyoruz olmuyor, yan duvardan kıçımıza kaktüs iğneleri bata bata deniyoruz olmuyor. Sonunda planı yapıyorum, üç gün boyunca aniden "pepsi" krizine giriyorum. Günde beş tane ben diim, on tane siz. Çeşitli alışverişler için verilen paraları cebellezi ediyorum inceden.

Amaç: Çavuşoğlu diskosuna gidecek parayı çıkarmak. Yalnız tek çakal ben değilim elbette diğer izbeler de parayı denkleştiriyor. İş bir anda büyüyor ve sitedeki kızlar da gelicez gelicez diye tutturuyorlar. Fakat herkes Fransız kızı görücez diye yanıp tutuştuğundan kimse aslında Gülsüm'ün ya da Esranın da "büyüdüğünü" farketmiyor. Davaya adanmışız bir kere dönüş yok.

Hemen "abi\abla" tayfası ayarlanıyor, o yıllarda bomba parça Ace of Base-All That She Wants ve bizim mekanda değil otelde sürekli çalıyorlar. Gençlik de akma derdinde. Neyse sonuç itibariyle yirmi kişiye yakın bir "güruh" olarak toplanıyoruz. Saça ortalama bir tüfek mermisini durdurucak ağırlıkta jöleler sürülmüş, parfüm yok kolunyaya abanılmış. Hepimiz hazırız aleme akmaya. Akıyoruz da, girişte paraları bayılınca bir anda "buyrun efendim" oluyoruz.

Ve ben kendisini sanki saraylara giriyormuş gibi hissetmenin ne olduğunu anlıyorum. Herşey büyük, ışıklı ve temiz. Havuzun üzerinde lanet olası bir "köprü" var ve o köprü üstünde bir bar var! Teknolojiye bak! İnsanlar ömrümde görmediğim "kalitede" kıyafetler giymişler, herkes akça pakça (ha biz de tinerci değiliz ama bir o kadar da "out of place" durumdayız). Kendimi elfler arasındaki Aragorn gibi hissediyorum. Kaba, sakallıi dan dun bir herifin ve etrafımda aslında basit bir euro thrash olan periler geziyor. Sanki otelde değil peri padişahının düğünündeyim. Bukowski gelip görse o anda içimdeki burjuvazi özlemini resmen kendisine gelir.


Amaç şu; ne olursa olsun Fransız kız bulunacak. Free for all kuralları geçerli, hepimiz iyi kötü İngilizce biliyoruz hatta birimiz Fransızca biliyor ki en avantajlımız o gibi(kalleş Emre). Neyse, diskoya giriyoruz ve o yılların "teknolojisi" olan mor ışık ve flaşör ile kendimizden geçiyoruz. On kere falan "All that she wants" çalıyor, abiler ablalar "coşuyor" ama biz ödevimizden uzaklaşmış değiliz. Sonunda "abi kız havuzda" haberi geliyor, haldır huldur diskodan çıkıyoruz ve havuzun etrafını araştırıyoruz. Ben bir içgüdüyle köprüye gidiyorum ve işte orada...


Hayatımda gördüğüm en güzel, en zarif ve kesinlikle en seksi yaratık. Uzun boylu (ben daha güdüğüm o sıralar), saçları uzun ve koyu kumral tek bir toka ile ufak bir perçemi ayrılmış, ince askılı tek parça krem rengi bir elbisesi var. Ben artık yaşayan bir insan değilim, sadece bir hayaletim. Bana doğru dönüyor, yüzü de mükemmel. O anda nefes almayı bile unutuyorum, benimle tek kelime konuşması için bütün sahil şeridini yakarım o derece kendimden geçiyorum. Sonra yanındaki kadın (annesi) ile periler hangi dilden konuşuyorsa bir şeyler konuşuyor ve benim olduğum tarafa doğru yürümeye başlıyorlar. Kalbim o kadar hızlı atıyor ki rahatlıkla bütün Bodrumu aydınlatacak derecede enerji dolaşıyor damarlarımda. Hızlı adımlarla yanımdan geçerken bütün o nemli deniz kokusunu alıp götüren soğuk ve berrak çiçek kokulu parfümünü hissediyorum. Yaşamak benim için anlamını kaybediyor, o ana ve yere saplanıp kalıyorum. Tutunduğum demileri o kadar sıkı sıkıyorum ki elimde boya çıkıntılarının izleri kalıyor.

Hemen hızlı sarıyoruz, efendim gözümü üçgün sonra açıyorum. Yine elimde pembe keten helva, ağzımın kenarında yapış yapış gofretle Çavuşoğlunu izliyorum. Belki onu görürüm, on saniyeliğine de olsa bakarım diye. O günden sonra zaten istesem de gidemeyeceğim bir mekan oluyor yeniden otel. Fakat bende değişen bir şeyler var, artık GI Joe izlemek istemiyorum ya da İpucu oynamak eskisi kadar zevk vermiyor. Oturmak istiyorum, sözlerini bilmediğim doksanlar parçalarındaki hüznü ilk defa hissediyorum. Adını bilmesem de bu duygunun resmen fiziksel acı çektiğimi biliyorum... Sonra bir akşam onu görüyorum tek başıma bizimkilerin gelmesini beklerken. Salıncaklarda sallanırken yanında kendisi gibi ama o kadar güzel olmayan bir kızla geliyor. Kamaşmış durumdayım, ellerim ayaklarım titriyor. İngilizce dersinde uyuduğum günlere küfür ediyorum, "lan past present neydi, was diyince ne oluyor öff lanet olsun" paniklerindeyim. Geliyor, sesi de mükemmel ve aksanlı bir Türkçeyle "meğhabağ" diyor. "Hello, i can speak English" şeklinde abuş bir kalıpla cevap veriyorum. "My english is not good" diyor, ne farkeder canım evlenince ben fransızca ösğrenirim ruh hali içindeyim zaten.


Bu sırada bizim açlar geliyor, bir anda kız etrafını saran bir düzine ergenden tırsıyor. Tam o sırada İstanbul şubesinden yavşak bir piç beliriyor, içimizde "dudaktan" öpüşmüş tek kişi olarak haklı(!) bir gurur içinde ve "kaybedenin diğerini kucağına oturttuğu" şişe çevirmece oynadığını iddia ediyor. Üstelik Emreden bile iyi Fransızca konuşuyor. Hemen konuya giriyor lö, jö, mö diye. Lan ne dese herif kızlar kıkır kıkır gülüyor. Bizi gösterip bişiler diyor kızlar yine gülüyor. İçimde yavaş yavaş bir nefret dalgası kabarıyor, zaten kazanma umudum olmayan bir savaştayım bir de bu zibidi çıkıyor. Son kozum olarak çok janti bir sürü ingilizce cümle kuruyorum. Kız pek oralı olmuyor, tanrım bu karnımdaki ağrı ne ve neden üşüyorum lanet olsun. Bu arada piçkurusu kızı çoktan "götürüyor". Hiç şansım yok lanet olsun, sonra kızların annesi geliyor. Fransızca bişiler konuşuyorlar ve bebe "beni diskoya davet ettiler görüşürüz" diyor. Dördü uzaklaşırken arkalarından bakmaktan başka bir şey yapamıyorum... Ertesi gün bahsi geçen herif parkta bizim yanımıza geliyor. O günlerin açık yaka bağırlı esmer cadde piçi eşdeğerinde bir herif olduğundan zaten sevmiyoruz, bir de gelip "olum var ya vericek kesin, dün elimi bacaklarına attım" diyor. Direk ağır giriyorum "yalan söyleme piç, nerden bilelim" diyorum sanki ilgim yokmuş gibi ama içimdeki alevler göğe kadar yükseliyor. "Ne yalan söylicem olm, kız yollu ben bu yaz kesin ... bunu, sen de avucunu yala" diyor. Siz dese belki geçiştirebilirim ama biliyor ne durumda olduğumu, düşene bir tekme de o atmak istiyor. Fakat tekmeyi karnına yiyen o oluyor. Kötü ve zayıf bir tekme sallıyorum ama yine de sağlam oturuyor ve nefessiz kalıyor. Bizimkiler beni tutuyor, sonra bu "abime dövdürücem seni" diyip gidiyor. Abisi cidden beni dövmeye geliyor ama bizim "abi" stoğumuz daha sağlam olduğu için tırsıp gidiyor.


Zaten tatil de bitiyor bir kaç güne, sabahın verdiği western kasabasını yarım yamalak yapıyorum zaman geçsin diye. Taştan duvarın köşesine koyuyorum maketi, zakkum ağaçları ardından Çavuşoğluna bakıyorum elimde pembe helvam. Bir daha asla çocuk olamıyorum o kampta, asla...

3 yorum:

  1. o tarihlerde direkman "abi stoğu"ndan sayılacak olsak da, boney m tarihlerinden benzer acılar sahibiyiz be.. bi müsaitte aktarayım, paylaşım olsun, kusma olsun, geçmişten intikam satırlarla alınsın..

    yürü be galewolf be, yak lambayı, yap primi, teksin:)

    YanıtlaSil
  2. vay anam vay. abi ne talihsiz adammışsın. Kırık Kalpler Kulübü genel sekreteri misin klübün kurucusumusun, nedir be abim. Ama sağlam french love olmuş.

    YanıtlaSil
  3. İnsan kendi talihini yaratırmış derler de somurcanım bana hiç bakmamışlar sanırım. O derneği kurdum, göz yaşlarımı çimento harcına kattımda temelini attım sen ne diyorsun. :)

    YanıtlaSil

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.